MOSCOW 1970 - in turkish

Moskova’daki fotoğraf için, 1970.

Ama sadece bunun için değil.

Sevgilerimle,

Margarita

Bu fotoğrafı tarif etmek isterim.

Ama çok daha gerilere, İonia’nın antik yıllarına dönmeye yönelik çok yoğun bir ihtiyaç duyuyordum; sonra ise, dedelerimin genç yaşta kayıp vatanları Mikrasya’da yaşadıkları döneme.

Bütün bu aşağıdakileri gevezelik ve gereksiz olarak görüyorsanız, öylesine geçiniz ve sadece bu fotoğrafın Ağustos 1970’de Moskova’da Kızıl Meydanda çekildiğini bilin.

 

Babam, annem, Yorgos ve benden oluşuyor.

SSCB Hükümetinin resmi davetlisi olan babamla birlikte Sovyetler Birliği’ne vardık. Kendisine, o dönemin sekreteri olan Kostas Koligiannis’in (1956-1972) yerine, Yunanistan Komunist Partisi (KKE) Genel Sekreterliği pozisyonunu teklif ettiler.

 

Ancak babam davet sebebini bilmiyordu. Düşünüyordu; herhalde Sovyetler Birliği Komunist İhtilalciyi onurlandırmak istiyordu!

 

Tabii tekliflerinden sonra uzun tartışmalar yer aldı ve onlarla fikir ayrılığına düştü.

Uzun tartışmalar Moskova’da gerçekleşti.

Biz annemle ve tercüman – refakatçımız (KGB’li) hoş Galina ile haftalar boyunca şehrin altını üstüne getirdik!

O zaman Moskova’yı o kadar iyi öğrendim ki; onbir yaşındaydım, Yorgos ise on yaşındaydı!

Alexis Hatzis de bizimle birlikteydi.

1983 yılında, Yuri Antropof’un kısa süreli hükümeti esnasında annem ve babamla bir kez daha gitmiştim. Geçen sene ise yine Alexis ile birlikte gittiğimde, çok güzel bir şehirle karşılaştım; zengin ve gösterişli, Amerikan tarzı israf ve zenginlik içinde, bir dünya metropolisi.

 

Moskova ve civarındaki bazı pitoresk gezilerden, Sovyet sanatçılarının yazlarını geçirdiği şık datçalarda kaldıktan, Volga nehrinde yüzdükten, Çaykovski tiyatrosu ve Kremlin tiyatrosundaki birçok gösteriden ve iki küçük çocuk için daha sayısız birçok sihirden sonra, Yalta’da partinin üst düzey elemanları için özel bir tatil köyünde ağırladılar bizi!

Konuşmalarının sonucunu oradan beklemesi gerekiyordu babamın.

Unutulmaz Kırım!

Parti mensuplarının içinde bulunduğu zenginlik de unutulmaz.

Ancak en fazla manzaranın güzelliğini hatırlıyorum.

Geranies sıra dağlarının zirvelerine kadar tırmanan sarp yamaçların üstündeki yemyeşil ormanlarıyla Kineta’nın manzarasını anımsatıyor!

Aşırı dantelli sahilleri, liliput adaları, aniden denizin içinden çıkan ve sahillerde birer engel gibi duran kayalarıyla Kırım!

Ve çamlar, çamlar, her yerde çamlar!

Bizler süper avcı uçaklarının içinden dağları ve sahilleri izliyorduk!

Yani, bir büyüklük, bir zenginlik!

 

Kırım ayrıca Korint körfezinin kıyılarını hatırlatıyordu; onlar da sarp, uçsuz bucaksız çam ormanına sahip Gerania dağlarına tutunurlar!

Kayıkla sahil boyunca Vuliagmeni Fenerinden gidersen, Vrahati’deki evimizin karşısında küçük koylara gidip çıkarsın ve gizemli mağaralara dalarsın, uzaklara soğuk suları olan gizemli körfeze kadar, güzel Alepohori’ye ve daha da öteye gider ve Psatha’ya ulaşır. Orada ovalar Patera dağının eteklerinden Erinyes’in evi olan korkunç Kithaironas’a kadar uzanırlar!

Sihir!

Zavallı Kırım ne kadar çok Yunanistan’a benziyor!

Belki bu yüzdendir ki binlerce Yunan binlerce yıldır burayı memleketleri olarak benimsemişlerdir.

Günün birinde Yalta’da yazar Anton Çekof’un hayatının son yıllarını orada geçirdiği evini ziyarete gittik.

Akşamüstüydü, babamın huzurlu bahçede, mermer masanın yanına oturup ziyaretçi kitabına iki satır birşeyler yazdığı. İthafı kesin duruyordur hâla.

Bir de fotoğraf var. Onu yazarken çekmişler. Bu fotoğrafa bakarken tarihi bir olay gördüğümü hissediyorum.

Etrafımızda sayızı ağaç, sayısız çiçeklik ve sayısız patika! Sanırsın cenneteydik. Bu nedenle biz çocuklar kutsal bir yerdeymişiz gibi, saygıyla yürüyorduk.

 

Sonrasında refakatçılarımız babamın gitmesi emrini aldılar ve gittik!

Moskova’ya havaalanına döndüğümüzde, KGB’li refakatçılarımız, son derece sinirli, sevimsiz devlet memurlarına dönüştüler.

Aceleyle gümrükten ve pasaport kontrolünden geçtik.

Bir an önce gitmemizi istiyorlardı.

Annemler de aynısını, hatta daha fazlasını istiyorlardı.

Dış havalimanı koridorlarına çıkan salonların birinden diğerine geçerken, devasa bir cam bölmenin öte yanında ileride uzaklarda, ellerini yoğun bir şekilde sallayan ve bize heyecan ve tutkuyla selam veren bir grup genç gördük! Onların bağırdığını görebiliyorduk ama devasa cam bölmenin arkasından onları duyamıyorduk.

Yanıbaşımızda babamın refakatçısı dikiliyordu, deva gibi, iriyarı bir adam, babamın gece gündüz muhatabı; sanırım adı Anatol idi (babama soracağım; tabii ki, KGB’nin elemanıydı!)

Babama gençlerin Taşkent’li Yunan olduklarını ve kilometrelerce yolu onu görmek için aştıklarını söyledi! Trenle bir hafta yolculuktan ve polis kontrolü nedeniyle sayısız moladan sonra, ucu ucuna bizim ayrıldığımız anda varabilmişlerdi!

Babamı görmek, onunla konuşmak veya en azından selamlaşmak istediler.

Ama Anatol, binlerce kilometre seyahat etmiş olmalarına rağmen, onu görmek için izin alamadıklarını söyledi...

Şimdi ise el sallayarak ve yüz göz işaretiyle babama, onu ne kadar çok sevdiklerini anlatmaya çalışıyorlardı!

Babam 1966’da orkestrası, Maria Farantouri ve Antonis Kalogiannis ile birlikte Taşkent’i ziyaret etmişti ve müziği Orta Asya’da izole yaşayan, unutulmuş Yunan partizanlar ve çocukları için sönmeyen bir alevdi.

Cam bölmede Asya’nın derinliklerinde doğmuş olan Yunan partizanlarının çocukları vardı!

Moskova havaalanında 1970 yılında Taşkentli ekiple ilgili olayın bütün detaylarını bize yirmibeş yıl sonra Atina’da bugünkü orkestramızın buzuki çalanı Dimitris Hristodoulou anlattı; ancak kendisi artık maalesef bizimle değil, çok erken ayrıldı aramızdan, on yıl olmuştur.

Ama 1970’de o da oradaydı.

 

Bütün bunlar babamın cunta tarafından serbest bırakılmasından biraz sonra, Fransız politikacı Jean Jacques Servan Schreiber cürretle gelip diktatör Yorgos Papadopoulos’tan şahsen onu istediği zaman, babamın tehlikeli şekilde şiştiği dönemde meydana gelmiştir.

Karnı def gibi olmuştu ve Oropos kışlasından Agios Pavlos Hastanesine (bugünkü Nikaia Hastanesi) nakledilmişti.

Cunta mide kanseri olduğunu zannediyordu; düşünün ki, ondan böylece kurtulacaklardı!

Sonuç olarak babamın basit bir apandisiti vardı, ancak kimse teşhis koyamadığı için bomba gibi bir peritonite dönüşmüştü!

Artık babam özgür bir şekilde Roma’da, devasa bir meydanda, 1970 yılının 1 Mayıs günü kürsüde Enrico Berlinguer (sonradan İtalyan Komunist Partisinin lideri ve Sol’un tarihi lideri) ile beraber yüzbinlerce insanın karşısında merkezi 1 Mayıs konuşmasını yaparken patladı!

Ahali kahramanı, direniş savaşçısını, komunisti, babamı hayranlıkla izliyordu!

Ahali devrimcinin önünde tezahürat ediyordu!

İtalyan halkı ona tapıyordu!

Ve babam mükemmel bir İtalyanca ile selamladıktan sonra... bayıldı!

Roma’nın bir hastanesinde yapılan ameliyat dört saatten fazla sürmüştü, çünkü irin bütün karnına yayılmıştı.

“Bağırsaklarımı çıkarıp yıkadılar” diye anlatmıştı babam bize daha sonra.

“Gerçekten ölümle mücadele ettim! Beni büyük bir hekim kurtardı”.

Bu hekim, Berlinguer’in şahsi doktoruydu.

Ve bizler çocukluk yaşımızla bu olayı da babamın başarıları panteon’una yerleştirdik!

Servan Schreiber’a gelince, sergilediği yiğitlikten sonra, yeni kurulan partisi Le Parti Radical ile Fransız Parlamentosuna zafer kazanmışçasına girdi.

Buna babam yardımcı oldu, diyorduk heyecanla!

 

Bütün bunlar 1970 Nisan ayı sonlarında meydana geldi ve bizler daima Nea Smyrni’de, büyüklerin deyimiyle “cuntanın esirleri olarak” yaşıyorduk.

Bu nedenle biz de Bir Mayıs’ta kaçtık!

Annem, Yorgos ve ben Fransız kılığına bürünerek!

Schreiber’in Fransız dostlarının yardımıyla (daha sonra da artık Fransa’da olduğumuz dönemde anne babamın can dostları oldular).

Güya Ege’de bir yelkenli ile geziye çıkmıştık (?), yelkenliyi armatör Potamianos’ton kiralamıştık (hele bir de kendileri de bilselerdi!) ve Sakız’a ulaştık.

 

Oradan Fransız pasaportlarıyla ve annem kahverengi perukla, Sakız – Çeşme hattındaki kayıkla Türkiye’ye geçtik!

 

Yunanistan’a Paris’ten bebek yaşta gelişimizden epey yıl sonra Yunanistan dışına ilk seyahatimiz.

Ben onbir yaşındaydım, Yorgos ise on.

Türkiye’ye denizden ulaşmıştık, tıpkı bütün bizimkilerin ayrıldığı gibi, milyonlarca insanımızın.

Karşımızda Aspa ninenin, babamın annesinin memleketi göründü.

 

Efsanevi bir şehir,

Büyülü bir şehir,

Kendimi hatırladığımdan beri, henüz dedelerimin ve özellikle ninelerimin hikayelerine dalmış bir bebekken, bana yıllar boyunca o zamanki hayatlarını anlattıkları dönemde, genç kız gözleriyle gözümde canlandığı gibi, “unutulmuş memleket”te olduğu gibi yaşamlarını bana anlattıkları hayat (her defasında Liliput ninem Margarita’nın yanında içimden söylediğim gibi).

Küçük bir kız çocuğuydum ve büyük annemin bunları sonsuz bir masal gibi anlatışını dinlerdim!

İzmir, Mikrasya doğumluydum ben!

Bu nedenle Nea Smyrni’de, göçmen semtlerinden birinde yaşıyorduk.

Evimizin tam karşısında, biraz sağa doğru oturan en iyi arkadaşım Fani’nin anneannesi İzmirli olduğu için ve annesi Bayan Xenia’nın annemle ve bütün komşu bayanlarla birlikte Nea Smyrni meydanındaki efsanevi Evangeliki Okuluna gittiği için ve dedem eğitimci olarak, Nea Smyrni Evangeliki Okulu Ortaokul Müdürü oradan emekli olduğu için çok gururluydum!

Ama annemin babası, İlias dedem İzmir’deki meşhur Kızlar Okulunda ve İzmir’deki Evangeliki Okulunda Kimya Öğretmenliğini yapmıştır!

Yorgos Seferis onun öğrencisiymiş!

Ama o sadece kimyacı değildi! Dedem bir bilgeydi! Bize Türkçe, antik Yunanca konuşurdu, antik Yunanca’da milyonlarca kanserli cümle söylerdi, küçük arka bahçesinde meşgul olurdu, büyük bir bağı ve meyve ağaçları vardı,  ölçülü derecede vejeteryandı, temelde balık yerdi protein olarak, doğru beslenmeyi bilirdi, hayvanlara saygı duyardı... Büyükannemin bir ordu kedisi vardı, onun ebedi krallığı, avluda kuyrukları havada, peşinden koşarlardı, sevgi ve neşe göstergesi olarak. Anneannemin çiçekleri ve kaldırımdaki gizli devasa zeytini vardı...

Bilge dedemiz ve şefkatli ev kadını büyükannemiz.

2010 yılında çocuklarımla beraber İzmir’e gidip bu okulları ziyaret ettiğimi söyleyeyim mi? Bugünkü karma lise müdürünün izniyle kızlar okulunun içine girmeyi başardığımızı? Şimdiye kadar hiçbir Yunan turistin girmeyi başaramadığını ve Stasa teyzenin memlekete sayısız seyahat etmesine rağmen hiçbir zaman girmesine izin vermediklerini!

İşte şimdi biz, kutsal mekanlarda muzaffer bir şekilde yürüyorduk!

Zil çalınca üniformalı birçok erkek ve kızın çıktığını gördük. Şimdi Türk çocukları vardı.

Evangeliki Okuluna bile girmeyi başardık. Günümüzde bu da karma okul. Kimya Laboratuvarının amfitiyatral salonuna vardık, dedemin ders verdiği yere, tıpatıp Stasa teyzemin anlattığı gibi, kendisi artık 100 yaşında, Ekim 2013’de anlatıyordu, 1913 doğumlu! 

Salonu iyi biliyordu, çünkü babası, yani dedem İlias onu derslere beraberinde götürürmüş, teyzem daha anaokulu çağında, 5 yaşında, yani 1918’de!!!!!

Eh tamam, size bu hikayelerden başka yazmıyorum, sayızı zaten, ciltlerce kitap dolar.

 

Size hangi birini yazayım ki... Size yazdıkça binlercesi daha aklıma geliyor ve özellikle sevgili dedemle birlikte yaşadığımız hatıralar, ta ki 1 Mayıs 1970 günü gizlice Nea Smyrni’deki evimizden gittiğimiz güne kadar.

Ama biz çocuklar da nereye gittiğimizi bilmiyorduk!...

“Bir geziye gidiyoruz çocuklarım, 1 Mayıs gezisi”, dedi güya annem. Bizler de şaşkın şaşkın inandık.

Çünkü başka hiçbir zaman annem bize, küçük çocuklar için bu kadar radikal olan birşey teklif etmemişti. Bizim bütün dünyamız Nea Smyrni ile Vrahati arasındaydı.

(İki evimiz, iki yuvamız.)

Babam daha bir hafta bile önce değil, Oropos toplama kampında binlerce yoldaşıyla birlikte tutukluyken, annemin gezilere ve panayırlara koşması ağır hakaret olurdu.

Bunu biliyorduk ve babamızın mücadelesi için gururluyduk. Herşeyi biliyorduk ve annemin bu muazzam üzüntüsünden dolayı, hep kafasını dinlemesi gerektiğini biliyorduk.

Ama o anne babasına bile gerçeği söylememiş. Onları sonradan konuşmak zorunda bırakmalarından korkuyordu...

“Fransız dostlarımızda 1 Mayıs gezisine gideceğiz”, demişti onlara.

Geziye hazırlandığımız esnada, büyük annem Margarita’nın gözlerinde yoğun gerginlik ve tedirginliği görebiliyordum.

Hasta ayaklarıyla topallaya topallaya dolanıyordu, her zaman aceleci.

Minyon büyük annem!

 

Annem babasını bir daha görmedi.

Bizler de dedemizi görmedik.

1971 yılının bir akşamı Paris’te Yunanistan’dan telefon ettiler ve kendisine dedemin öldüğünü bildirdiler.

Bir köşeye çekilip ağladı.

O akşam üçümüz sessiz kaldık, annemi acısıyla başbaşa bıraktık. Cenazesine bile gidemedi.

Bizler bebekliğimizden beri yaşlı ayaklarının etrafında dolandığımız bilge dedemizi kaybettik.

 

Şimdi kovalanarak kaçıyorduk.

İşte karşımızda Çeşme!

Çeşme, büyüklerin masallarından çıkarılmış bir şehir.

Büyükannem Aspasia burada doğup büyümüş.

Şehir, liman şaşkın gözlerimizin önüne serildi.

Liman rıhtımında dizilmiş, karakteristik Müslüman kafesli balkonları olan ahşap evleri hiçbir zaman unutmayacağım!

Ezelden beri görüyor ve biliyordum onları!

Kafesli kapalı balkonları olan eski ahşap evler.

Eski, unutulmuş bir taş yazı görürmüşçesine.

Sonra İzmir’e vardık. Hep gizli tutuyorduk, Türk hükümetinin resmi olarak öğrenip bir diplomatik kriz çıkmasın diye. Çünkü Yunan diktatörlerinden kaçan kaçakları korumuş olacaklardı.

Ertesi gün İzmir’den Graz’a uçakla uçtuk, önceki gece ise yine gizlice ve yine Fransız dostlarımız tarafından ayarlanmış olan İzmir Club Mediterranee’de konakladık.

Hatta, resmi olarak orada olmadığımıza göre, gizlice girdiğimiz odanın yatakları kullanılmıştı ve onarılmamıştı, ki bu huysuz annemi rahatsız etti, ama hatırladığım kadarıyla gayet güzel uyuduk!

 

Böylelikle ben de ninelerimin ve dedelerimin memleketine dönmüştüm, tuhaf ve gizi bir şekilde ve sadece yirmi saatliğine.

Ama yola çıktığım topraklara ayak bastım!

Daha çok küçük bir kızdım. Ama o sayılı anları yoğun bir şekilde ve sınırsız bir heyecan içinde yaşadım, nihayet kayıp vatanda, ama kendi vatanımda olduğumu bilerek!

Bu nedenle doyumsuzca etrafıma bakıyordum.

Çeşme’den İzmir’e kadar yol boyunca sonsuz sultani üzüm ekinlerinden geçerken gözlerim doyumsuzca kamaşıyordu.

(“Evimizde dedemin küçük bağı gibi”, diye düşünüyordum)

 

Daha sonraları genç kız olduğumda, nerelere gittiğimi sorduklarında, gururla cevap veriyordum:

“Öncelikle Türkiye’ye, Mikrasya’ya, vatanıma gittim!” 

Ve çok gururluydum!

 

Çeşme’ye yine gittik babam ve bütün ailemle; annem, babam, Yorgos, dört kardeşim, bütün büro, müzisyenler, şarkıcılar, ses kayıtçıları, arkadaşlar, gazeteciler, sinemacılar, fotoğrafçılar ve babamın doğduğu adadan, Sakız’dan koskoca bir ahali.

2005 yılının seyahatinde gerçekten çok kalabalık bir Yunan ekibiydik.

Büyük bir şölene, güzel bir panayıra doğru yüzden büyük bir dost grubu gibiydi.

Babamın panayırı. Kısa süre sonra Aya Sofia sokaklarında, anneciğinin çocukken koştuğu mahallede dolaşıyordu!

Bütün bunlar beni çok duygulandırdı.

Alay da duygulanmış şekilde takip ediyordu.

Babamın alayı onun doğduğu yere, eski bir vatana varmıştı, ama artık yabancı bir ülkeydi.

Hep birlikte ibadet etmeye gidiyorduk.

Ve orada Yunanlar Türklerle karşılaştı, sayısız dostlarımızla ve hep birlikte sevgili babamızın şerefine eğlencelere başladık!

Hepimizin babası demem gerekir!

Ve nihayet, var olmaya başladığı yere döndü!

 

Şehri görünce tanıyamadım!

O zamandan, 1970’den bu yana bütün binaları, eski evleri yıkmışlardı ve yerlerinde artık modern çimento binalar dikiliydi.

Gerçek şu ki, zevksiz değillerdi.

Şehir yeni hali son derece saygın.

Efsanevi otellerine – Yunanların döneminden kalma saraylara dolup taşan onbinlerce turistiyle, devasa kaplıcalarıyla, yerin dibindeki kükürtlü havuzlarıyla. Herşeyi ama herşeyi şifalı!

Çeşme kaynak demek.

Antik Yunanlar da, binlerce yıl önce, bu kaynakların üzerine, Mikrasya’nın bütün güney sahilleri boyunca meşhur güzel şehirler, sayısız şifalı su hamamları kurmuşlardı. Bunlar genelde bir “nimfeo”nun yanında kurulurlardı ve böylelikle suların tanrıçaları olan Nimfes’leri küçük tapınaklarla onurlandırırlardı!

Ama 2005 yılında hayal yoktu, küçük çocuklarken Yorgos ve ben Nea Smyrni’de susuzlukla, çılgınca dinlediğimiz, sihirli Anadolu masalı eksikti.

Henüz oniki yaşında bile olmayan küçük bir kız çocuğuyken, ilk seyahatimde yaşadığım masal eksikti.

 

1970 yılında Kızıl Meydan’daki fotoğrafımıza geri dönüyorum ve kardeşimle benim yaşadığımız inanılmaz sihiri anlatmak istiyorum.

Belki de her geçen gün, küçük bir çocuğun aklının almayacağı yerler keşfettiğimiz için. Ta ki, günün birinde bisikletle mahalleden kaçarak Amfitheas caddesine kadar gitmiştik, çünkü bu caddenin ötesi bizim için başka bir ülke gibiydi!

Çocukluk dünyamız bir adımdı!

Belki de üç ay içinde beş ülke değiştirdiğimiz, uçaklara, trenlere, savaş araçlarına ve askeri helikopterlere bindiğimizdendir.

Belki de babamın yanında, ne kadar çılgınca, bugün tarih kitaplarını süsleyen liderlerle görüştüğümüz içindir.

Ama kesin şimdi anneciğimizin kucağında tünemiş olarak, artık babamıza da ebediyen sahip olduğumuz içindir, onu okşuyorduk, bize sarılıyordu, onu öpüyorduk, bizi kocaman ellerinin içine alıyordu, ona durmaksızın konuşuyorduk, anlatıyor, anlatıyor, anlatıyorduk, bize durmak bilmeksizin konuşuyordu, durmaksızın hikaye anlatiyordu.

(Babamın buluşmaları efsanevidir; genelde sadece kendisi saatlerce konuşur, arkadaşları ve misafirleri ise onu kendinden geçmişçesine dinlerler!)

 

Hayatımız bir masal, yaratıcısı ise ağırlıklı olarak babamızdı!

Fotoğrafta artık bizimdi! Bizim babamız!

İkisi de bizimdi ve artık yanımızdalardı!

Asla ayrılmayacaktık!

Ve bugüne kadar asla ayrılmadık!

 

“Tri ke tri ke tri ke tri, o babakas mas katuri”

Elitis’in şiirinin sözlerini değiştirirdik, babamız Atina – Korint otobanında kurbağacığı çiş molası için durdurduğunda.

Bize göre muhteşem olan Citroen’i babam her çalıştırdığında, şişerek yükselirdi ve bizler arka koltukta, muhteşem babamızın sürmeye başlamasını beklerken kapı kolunu sıkıca, gururla tutardık.

“Tri ke tri ke tri ke tri...”

Daima çiş molası verirdik. Son derece mahrem bir an, ama bizi daha iyi anlamanız için anlatmam gerekiyor.

Babamın “Mikres Kiklades” albümünden güzel şarkısını, kendi versiyonumuzla söylemek için bir fırsattı.

Annem de bize alaycı bir şekilde vokalde eşlik ederdi.

Genelde Kakia Skala’da dururduk.

Her haftasonu.

Atina – Vrahati-Vrahati-Atina.

Her haftasonu, onunla Bouboulinas sokağındaki korkunç emniyetten, sayısız hapishaneden, askeri kamplardan ve tecritlerden uzakta yaşadığımız her haftasonu.

Bizim için bir alışkanlıktı hapishaneler de, hafiyeler de, jandarmalar da, hatta Nea Smyrni’deki zavallı evimizdeki asker baskınları da, onu acımasızca aradıkları ve onun Atina’da evden eve saklandığı zamanlar.

21 Nisan 1967’den, onu Haidari’de Maria’nın evinde bir piyanonun arkasında gizlenirken yakaladıkları Ağustos başlarına kadar.

Herşey bir alışkanlıktan ibarettir.

Korku da.

İnsanda hiçbir şaşkınlık yaratmaz.

İnsan herşeye alışır.

Şimdi nostaljiyle düşünüyorum bütün bunları.

Günün birinde isterseniz size ordunun, gecenin bir vakti evimize yaptığı baskını anlatırım!

Yahudi pogromu gibiydi.

Ama bunları düşünüp gülümsüyorum.

Biz iki çocuğu tüfeğinin namlusuyla zorla, korkutarak ittiren genç, güzel küçük askeri asla unutmayacağım.

Ama o kadar sevimli ve güzeldi ki! Sarışın, kısa boylu, sinirli ve bağırıp çağıran, ama buna da alıştık!

Atina – Vrahati-Vrahati-Atina.

Atina – Vrahati-Vrahati-Atina.

1964’deki ilk gidişimizden itibaren 50 yıl geçti.

Elli yıl.

Babam, annem, Yorgos ve ben.

Kızıl Meydan’daki fotoğrafta olduğu gibi.

İyi geceler size.

Margarita

Not.

Ionia’daki antik yıllara gelince,

Daha fazla ne yazabilirim ki?

Ama zaten saatlerdir bunları yazıyorum size.

O zaman, şimdi, hep aynıyız.

Ebediyetin içinde o kadar yakın!

Daima aynı, aynı sıcaklıkla, aynı neşeyle, eğlence, şarkı, dansla!

Yaşamla’

Bu toprak onların ve bizim.

Milliyetçi hiçbir şey yok.

Sadece tatlılık. Vatanımız için tatlılık.

Ailemin vatanı için.